GÜLSELİ KENARLI - İstanbul Teknik Üniversitesinden akademisyenlerle 7 maddeden oluşan "yeni nesil su yönetimi" modeli hazırlayan İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, "Asıl risk, kentlerin doğal kaynakları, altyapısı ve yaşam alanları dikkate alınmadan büyümesi." dedi.
Nüfusla artan tüketim ve iklimle birlikte değişen yağış rejimi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de su kaynaklarının azalmasına neden oluyor.
İTÜ'den bir grup akademisyenin hazırladığı 7 maddelik "yeni nesil su yönetimi" modelinde, su krizine kalıcı ve sürdürülebilir çözümlere yer veriliyor.
Çalışmalarının detaylarını AA muhabiriyle paylaşan Prof. Dr. Kadıoğlu, Türkiye'de özellikle kentlerin hızla derinleşen bir su kriziyle karşı karşıya bulunduğunu, klasik altyapı yatırımlarına dayalı su yönetimi anlayışının artık sürdürülebilir olmadığını söyledi.
Kuraklık ve su kıtlığıyla mücadelede asıl meselenin, suyu tüm döngüsüyle ele alarak koruyup yönetebilmek olduğunu belirten Kadıoğlu, bilimsel verilerin Türkiye'yi hızla "su fakiri ülke" eşiğine taşıdığını, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının gelecek birkaç yıl içinde 1000 metreküpün altına düşmesinin, uluslararası literatürde açık biçimde "su fakirliği" anlamına geldiğini vurguladı.
İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük ve nüfusu yüksek kentleri "obez" olarak nitelendiren Kadıoğlu, su arz-talep dengesinin hızla bozulduğu bu kentlerde yaşanan sorunun yalnızca kuraklık ya da geçici su sıkıntılarıyla sınırlı olmadığını ifade etti.
Kadıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Asıl risk, kentlerin doğal kaynakları, altyapısı ve yaşam alanları dikkate alınmadan büyümesi. Yapılan bilimsel çalışmalar, İstanbul'un sürdürülebilir nüfus kapasitesinin, mevcut nüfusun çok altında kaldığını, Ankara'nın ise kritik eşikte bulunduğunu ortaya koyuyor. İzmir'in ise kontrollü planlama ile riskleri yönetebilecek bir zaman aralığına sahip olduğu belirtiliyor. Baraj doluluk oranları kısa vadeli bir rahatlama yaratıyor ancak nüfus, imar ve su yönetimi birlikte ele alınmadığı sürece büyük kentlerde kırılganlık artacaktır."
Yağış rejimindeki değişimin tabloyu daha da ağırlaştırdığına değinen Kadıoğlu, "Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu'da kış yağışlarının 2070'e kadar yüzde 50'ye varan oranlarda azalması bekleniyor." dedi.
- Belediyelerde meteoroloji birimleri
Ağırlaşan su krizine karşı İTÜ'lü akademisyenler olarak bilime ve mühendisliğe dayalı bir model oluşturduklarını kaydeden Kadıoğlu, 7 maddeden oluşan çalışmanın ilk maddesinin, belediyeler bünyesinde ve suyun tüm döngüsünün izleneceği meteoroloji birimleri kurulması olduğunu aktardı.
Bu birimlerin yer altı ve yer üstü su seviyelerinden toprak nemine, buharlaşmadan kuraklık endekslerine kadar tüm verileri tek merkezde toplayabileceğini dile getiren Kadıoğlu, "Kuraklığı kapıya dayanmadan aylar öncesinden görür, erken uyarı sistemi kurarsınız. Gelişmiş ülkelerde bu standarttır, bizde ise birçok belediyede tek bir meteoroloji uzmanı bile yok." diye konuştu.
- Su yılı bütçesi
İkinci maddede su yılı bütçesinin geldiğini bildiren Kadıoğlu, "Suyun da para gibi bütçesi olmalı. 1 Ocak mali yıl olabilir ama su yılı değildir. Hidrolojik yıl 1 Ekim'de başlar. Su yılı esaslı bütçede, haznedeki mevcut su, beklenen yağış gelirleri, tüketim giderleri ve açıklar birlikte hesaplanır. Nasıl paran yoksa harcama yapamıyorsan, suyun yoksa da ona göre plan yapacaksın." ifadelerini kullandı.
- Kuraklıkla mücadele planı
Kuraklıkla mücadele planı oluşturulmasını üçüncü madde olarak sıralayan Kadıoğlu, bu sayede parkların sulanması, sanayi kısıtlamaları ve tüm önlemlerin önceden belirlenebileceğini, bu yaklaşımın tanker kuyruklarını, ekonomik kayıpları, tarımsal çöküşü ve sosyal kaosu önleyeceğini dile getirdi.
- Nüfus ve imarın suya göre planlanması
Dördüncü olarak belirledikleri nüfus ve imarın suya göre planlanması maddesi hakkında da bilgi veren Kadıoğlu, kentlerin ideal nüfus ve sanayi kapasitesinin bilimsel verilerle belirlenmesi gerektiğinin altını çizdi.
- Yağmur suyu hasadı
Çalışmanın beşinci maddesini, binaların çatılarından gelen yağmur sularını sarnıçlarda depolayan yağmur suyu hasadı sistemlerine ayırdıklarını belirten Kadıoğlu, bu sistemlerin yeni yapılacak her binada zorunlu olması gerektiğini, mevcut binalarda ise sarnıç kuranlara emlak vergisi ile su faturalarında ciddi teşvikler sağlanabileceğini söyledi.
- İçme ve kullanma suyunun ayrılması
Altıncı maddede içme suyunun önemine işaret eden Kadıoğlu, şu değerlendirmeleri paylaştı:
"İçme suyu o kadar kıymetli ki, onu sifonda harcayacak lüksümüz yok. İçme kalitesindeki su sadece insanın temel ihtiyacı olan içme ve yemek yapma için kullanılmalı. Tuvalet, bahçe sulaması ve araç yıkama gibi alanlarda arıtılmış atık sular ve yağmur sularından oluşan gri su devreye girmeli. Örneğin İzmir'de 150-200 milyon metreküp atık su üretiliyor. Bunun yaklaşık yüzde 70'i geri kazanılarak tarım, sanayi ve yeşil alan sulamasında kullanılabilir."
- Yağmur bombası gibi boş söylemlere prim verilmemeli
Son maddede "yağmur bombasını" ele aldıklarını, kamuoyunda sıkça dile getirilen bu yöntemin bilimsel bir karşılığı olmadığını kaydeden Kadıoğlu, bulut tohumlamanın kalıcı bir çözüm gibi sunulmasının yanıltıcı olduğunu, Dünya Meteoroloji Örgütünün de bu yöntemin bulut oluşturmadığını açıkça ortaya koyduğunu hatırlattı.
Yeni nesil su yönetimi hayata geçirilmediği takdirde kentleri son derece karanlık bir geleceğin beklediğini dile getiren Kadıoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
"Su bitip sıfırıncı güne gelindiğinde yapılabilecek hiçbir şey kalmaz. O noktada tanker çağırmak kriz yönetimidir ve başarısızlığın itirafıdır. Böyle bir senaryoda sanayi durur, tarımsal üretim çöker, işsizlik hızla artar. Susuz kalan bölgelerde önce iç, ardından dış göç dalgaları başlar. Su krizi hijyen sorunlarını, salgın hastalıklar ve toplumsal gerilimleri beraberinde getirir. Su medeniyettir, medeniyet ise suyu yönetme sanatıdır. Susuzluk çekip çare aramak değil, susuzluğa düşmeden tedbir almak zorundayız."