Ağrı dağı ve dağcıları

Ağrı dağı ve dağcıları

Ülkemizin en heybetli dağı, hakkında yığınlarca efsane söylenen, dertlilerin adına ayrılık türküleri söyledikleri dağı. Son zamanlarda ise Ermenistan'ın da üzerinde hak iddia ettiği, uzun yıllar boyunca gözlerin dikildiği, zirvesindeki karların hiç erimediği heybetli Ağrı Dağı. Gözlerimizi zirvesine dikmişşiz ama, bayrağımızı zirvesine ta 1652'de dikebilmişiz. Esasında ecnebiler bunu bizden neredeyse yarım yüzyıl önce başarmışlar. Sonra biz gidip zirveyi geri almışız. ve İran ortak sınırında yükseliyor Ağrı dağı, yıl boyu kar ve buzla kaplı. Eski volkan artık pasik durumda. Ve tam 5137 metreye ulaşıyor. Sizlere Ağrı dağının uydu ile çekilmiş foroğraflarını incelemenizi tavsiye edeceğiz, işte o zaman güzelliğine ve heybetine hayran olup, bu yüksek zirveye tırmanmak isteyenlere, zirvesine bayrak dikmek için insanların hayatlarını bile kaybetmeyi göze almalarına hak vereceksiniz.

Hz. Nuh’un gemisinin büyük selden sonra bu dağa oturduğuna inanılır.. Dağın güneybatısında Küçük Ağrı Dağı 3896 metreye ulaşır. Serdarbulak lav platosu iki zirve arasında uzanır. Bu bölgeyi ziyaret etmeniz ve dağ sıralarını keşfetmeniz için sizi motive eden her ne olursa olsun görülmeye değer Ağrı Dağı’na tırmanmak mücadeleli ve ödüllendirici bir deneyimdir.

Yazın bölgede ve Ağrı Dağı’nda hava güneşli, ılık ve kurudur. Bunun yanında kışın ve baharda soğuk ve çetin şartlar hüküm sürer ve dağcılar arasıra kar fırtınaları ve çalkantılı havayla karşılaşırlar. Temmuz, Ağustos ve Eylül, dünya dağcılarının bölgeye geldiği ve Ağrı’ya tırmanmanın en zevkli olduğu aylardır.

Ağrı’yı çevreleyen alan doğal güzelliğini koruyor ve yerel nüfus hala geleneksel yaşam tarzını sürdürüyor. Yaz aylarında koyun, keçi, sığır sürülerine ve atlara taze otlak bulmak için tüm köyler yaylaya çıkar. Kadınlar itibar gören geleneksel motiflerle halı ve kilim dokumaya devam ederler. Ortulu köyü zarif el sanatlarının merkezi olarak ün yapmıştır. Yakınlardaki diğer turistik mekanlar içinde Çıldıroğullarında 2. İshak Paşa tarafından 17. yüzyıldan kalma inanılmaz kalesi ve İran sınırındaki meteor krateri yeralır.

Türkiye'nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük Tufandan sonra Hz. Nuh'un gemisine ev sahipliği yapması dolayısıyla efsanevi özelliği olan bir dağdır. Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı Dağının farklı dillerde bir çok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kûh - i Nuh, Cebel ül Haristir. Marco Polonun hiç bir zaman çıkılamayacak dediği Dağa ilk tırmanış, kayıtlara göre 9 Ekim 1829 yılında Prof. Frederik Von Parat tarafından gerçekleştirildi.

Dağcılık, Türkiye'de 19.yy'ın ortalarına kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. İlk uygulamalar, Ağrı Dağı'na duyulan dinsel ilgi nedeniyle Hristiyanlar tarafından gerçekleştirildi. Ülkemizde diğer dağlara yapılan ilk tırmanışlar da genellikle yabancılar tarafından yapıldı. Prof. Ali Vehbi Türküstün'ün Fransız arkadaşları ile 30 Temmuz 1902'de, Alp Dağları'nın Mont - Blanc doruğuna tırmanarak beraberinde getirdiği Türk bayrağını dikmesi, Türkiye'de dağcılık sporunun başlangıç tarihi kabul edildi.

Türklerin dağcılıkla ilgileri, önceleri yurt savunmasının bir gereği olarak kayak sporu ile birlikte ele alındı. 1. Dünya Savaşı sırasında Avusturyalı bir dağcı birliğini görerek etkilenen Pertev Paşa'nın önerileriyle, Osmanlı Ordusu'nda da bir birlik kuruldi. Alman ve Avusturyalı subaylar ordumuzdaki kayak ve dağ çalışmalarında bulundular. Özellikle Avusturyalı Albay Biltsin'in eğitimleri çok yararlı oldu.

Cumhuriyet dönemine geçildiğinde bu spora olan ilginin artması sonucu, dağ komando okulları faaliyete geçti. Bu arada Türk ordusu ile ilgisini kesmeyen Albay Biltsin, Türkiye'ye gelerek Eğridir'de üçer ay süreyle kurslar düzenledi. Türk dağcılık tarihinde Miralay Cemil Cahit Bey'in 28 Ağustos 1924'teki Erciyes tırmanışı ilk Türk çıkışı olarak kabul edildi. 1928 yılında ilk Türk Dağcılık Örgütü olan "Türk Dağcılık Cemiyeti" kuruldu. 1939'da ise Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'ne bağlı olarak Latif Osman Çıkgil başkanlığında "Dağcılık ve Kış Sporları Federasyonu" oluşturuldu. O dönemlerde Türkiye'deki sivil dağcılık çalışmalarına başta Ali Vehbi Türküstün olmak üzere, Muvaffak Uyanık, Bozkurt Ergör ve Muzaffer Erölgez öncülük ettiler.

1950'li yıllardan sonra yaptıkları teknik çalışmalarla İtalyan, Alman ve Polonyalı dağcılar, ülkemizde bir çok doruğu keşfettiler. 1956'da Aladağlar Toros'un en yüksek doruğu olan Demirkazık'a yapılan bir tırmanışta hayatını kaybeden Engin Kongar ilk kayıp oldu. Türk dağcılarının yüksek düzeydeki teknik tırmanışları ise, 1970'lerde başladı. Yalçın Ko ve Hüseyin Özbek Kaldı'ya, Yalçın Koç Reşko ve Kaçkar'a, Bozkurt Ergör Ağrı'ya ve 1986'da İzmirli dağcılarımızından Sezer Domaç ,M.Arif Demir,Celalettin Karacan, Tekin Küçüknalbant ve Alman dagcı Martin Krawielicki 1986 yılında Aladağlar da ki en teknik rotalardan biri olan Parmakkaya yı ilk kez tırmanmışlardır

1990dan itibaren de Nasuh Mahruki, K. Ertuğrul Melikoğlu, Murat Yıldırım, Gıyaseddin Demirhan, Orhan Özçalık, M. Ali Onur, Ataç Besi, Bülent Ferhatoğlu, Seyhan Çamlıgüney, Ömer Tüzel, Recep Çatak gibi isimler, Trük dağcılık tarihine damgasını vuran başarılı tırmanışmlar gerçekleşitirdiler.

Türkiye'deki ilk olimpik tırmanış ise 1992 yılında yapıldı. 24 Haziran - 1 Temmuz 1992 arasında gerçekleştiriline tırmanışa Almanya'dan davet edilen dağcılarla birlikte 14 dağcı katıldı. Amaca Doruğu (3588 m) ve Kaldı Doruğu (3734 m) olmak üzere iki doruk tırmanışı yapıldı. İlk tırmanıştan (1992'den ) sonraki yıllarda yapılan tırmanışlara ise uluslararası bir kimlik kazandırıldı.

1995'te Nasuh Mahruki, dünyanın damı olarak nitelenen Himalayalar'a tırmanarak, Everest'e ulaşan ilk Türk dağcı olurken Alper Sesli 5898 m yükseklikteki Klimanjaro'ya tırmandı. Aynı yıl Ağustos sonunda Dağcılık Federasyonu Başkanı Tayfun Tercan Kaçkar Dağları'ndaki tırmanış sırasında düşerek hayatını kaybetti.

Türkiyede dağcılık sporunda isimleri hatırlanan isimlerden bir kaçını şöyle sıralayabiliriz.

AHMET BEDEVİ (Manisa Tarzanı): 1889'da Kerkük'te doğdu. 1923 yılında Manisa'da yetişti. 40 yıl süresince Türkiye'nin bütün dağlarına çıktı. Tüm Türkiye'yi dolaştı, ağaç ve doğa sevgisinin sembolü oldu. 1963'te öldü.

BOZKURT ERGÖR: 1927 yılında doğdu. Dağcılık sporuna 12 yaşında başladı. 1966'da kurulan ilk Türkiye Dağcılık Federasyonu'nda Teknik Kurul üyesi olarak görev aldı. Türkiye'de pekçok doruğa ilk çıkış yapan Ergör'ün dağcılık sporuna ait ilk Türkçe eser olan 'Dağcılık Tekniği' isimli kitabı vardır.

NASUH MAHRUKİ: 1968 yılında doğdu. 20 yaşında başladığı dağcılık sporunun yanı sıra bisiklet, yamaç paraşütü ve mağracılık ile de ilgilendi. 1994 yılında dünyanın en yüksek 5 dağına tırmanarak 'Dağ Leoparı' ünvanının sahibi oldu. 1995 yılında 8848 metre yüksekliğindeki Himalayalara başarı oranı yüzde 36 olan kuzey-kuzeydoğu rotasından 7 kişilik ekiple yaptığı tırmanışla bunu başaran ilk Türk dağcı oldu.

ALİ VEHBİ TÜRKÜSTÜN: 1877'de Alanya'da doğdu. Yükseköğrenimini Fransa'da tamamladı. Tıp, zooloji, mineroloji ve jeoloji diploması aldı. Dağcılıkta Fransa'da başlayıp, Mont-Blanc'a bayrağımızı diken ilk dağcımız oldu. Bu sporun Türkiye'de gelişmesindeki katkılarından dolayı adı, Niğde Aladağlar'ın en yüksek doruğuna verildi. 1937 yılında vefat etti.

Ağrı dağı tarihi Hz. Nuh zamanına kadar uzanıyor. Sellerle gelip, Ağrı dağı tepesine yerleşmiş Hz. Nuhun gemisi geride o bölgede bulunması imkansız görünen kalıntılar bırakmış. Ve şimdilerde, Tarihe şahid olmuş bu bölge Fosil avcılarının yeni kaynağı .

Merkezi ABD’nin Chicago kentinde bulunan bağımsız bir kuruluşun açıklamasına göre, Amerikalı fosil avcıları, Ağrı Dağı eteklerindeki bir yataktan yıllardır çıkardıkları fosilleri ülkelerine taşıdılar.

Doğubeyazıt’ta bulunan fosil yataklarında, deniz yıldızları ve ender bulunan kabuklu deniz hayvanlarının fosillerinin bulunduğu, bu tür fosillerin müzelerce kapışıldığı ifade ediliyor.

İnternette Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi ile ilgili sitelerde yayımlanan fotoğraflardan, ender bulunduğu bilinen birçok fosilin ABD’ye getirildiği belirlenmiş. Fosil ticaretinin ABD’de yaygın olduğunu belirten uzmanlar, dünyanın birçok bölgesinden toplanan fosillerin internet üzerinden pazarlandığına dikkat çekiyolar. Ağrı Dağı’nın bulunduğu bölgenin onbinlerce yıl önce sular altında bulunduğu, bu yüzden bölgede önemli sayıda deniz hayvanları fosillerinin bulunduğu belirtiliyor.

ABD’nin Chicago kentinde yaşayan Türk fotoğraf sanatçısı Kamil Pınarcı, tarihi eser kaçakçılığı konusunu yıllardır araştırdıklarını, Türkiye’nin fosil yatakları açısından önemli bir kaynak olduğunu belirtti. Muğla’daki fosil müzesi gibi, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde doğa müzeleri ve fosil müzelerinin kurulması gerektiğini savunan Pınarcı, Antalya civarındaki dağlardan “canlı fosiller” diye adlandırılan, nesli tükenmeye yüz tutan böceklerin toplandığını ve bu örneklerin Smithson Enstitüsü gibi kuruluşlara önemli miktarlarda para karşılığında satıldığını söylüyor.

Her ne kadar bu ve benzeri olaylar karşılaştığımızda kızıp köpürsek bile, yurt dışına kaçırılan daha pek çok eserimizin ardından ağıtlar yaksak bile, vicdanımızda bir yerlerde bir ses, “ iyi mi oldu ne, burada kalsaydılar kimbilir hangi kendini bilmez el, bir darbeyle baha biçilmezleri toz zerreleriyle aynı kefeye koyacaktı” demiyor mu. Umarız, toprağın altında hala bizim onları keşfetmemizi bekleyen hazinelerin kıymetini bilecek nesiller bizden çok uzakta değildir.